Gönderen Konu: PAKİSTAN-HİNDİSTAN NÜKLEER GÜÇ DENGELERİ VE TÜRKİYE  (Okunma sayısı 6315 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Subutay

  • Site Yetkilisi
  • DefenceTurk
  • *****
  • İleti: 230
Pakistan-Hindistan: Nükleer Güçlerin Dengeleri Ve Türkiye

Ali KÜLEBİ

Dünyanın en tehlikeli bölgelerinden biri diye nitelendirilen Güney Asya bu sıfatı, Pakistan ve Hindistan’ın nükleer edinimleriyle kazanmıştır. 1998’de Hindistan, Pakistan sınırı yakınlarında 15 kilotonluk (iki Hiroşima gücünde) basit atom bombasını yer altında denedi. Bundan 17 gün sonra, 28 Mayıs 1998’ de, Pakistan da altı atom bombalık bir denemeyle cevap verdi. Her iki ülkenin birbirlerini dengede tutacak bir nükleer caydırıcılığın tek yolu olan nükleer güçle cevap verme politikası da böylece başlamış oldu. Ancak, özellikle 1999 Haziran’ından bu yana gerginleşerek süregelen Keşmir’deki çatışmaların bugüne kadar iki tarafta 5000’e yakın kayıp verdirmesi, sıcak çatışmaların, dünyanın bu en kalabalık köşesinde doğurabileceği sonuçları göstermektedir.
Halkları fakir bu iki ülkenin birbirlerine karşı girişmiş oldukları çeşitli savaşlardan sonra ancak nükleer güç kullanım tehdidiyle birbirlerini dengeledikleri ve yerlerine mıhladıkları gerçeği, bu silahların elde edilmesi için harcanmış olan milyarlarca doların, bu bombaların hiç kullanılmamış olması bakımından hayırlı bir işe yaradığı savını ortaya koymaktadır. Ancak bu dengenin bir gün bozulması durumunda Keşmir nedeniyle Hindistan’ın öngördüğü “Sınırlı bir konvansiyonel savaşa neden olabilir mi ve bu sınırlı savaş doktrinini Pakistan başka türlü anlayıp nükleer karşılık verir mi?” soruları da tartışmaya açıktır. Çünkü iki ülke arasında tekrar yaşanabilecek yeni sınırlı bir savaşta, nükleer güç kullanma, gerektiği ölçüde karşılık vermek anlayışı çerçevesinde doktrinleştirilmiştir. Bu anlayışın içinde çok açık bir şekilde “saldırının önlenmesi” ve “egemenliğin korunması” anlayışlarının da olması, bu ilkenin sınırlarının nereden başlayıp nereye uzanacağının belirsizliğini ortaya koyar. Bir savaş durumunun hassas psikolojisi de düşünülürse, bu durumun bir kibrit çakımı kadar kısa sürede bir nükleer savaşı başlatabileceğini söz konusu eder. Yine aynı şekilde, Hindistan’ın açıklanmış nükleer doktrini, “İlk Kullanmama” ve “Kitle İmha Silahları(KİT)’ıyla başlayan bir saldırıya nükleer karşılık verme” ilkelerine bağımlıysa da, bu da bir savaş psikolojisi içinde nükleer gücü ilk kullanan olmayı gerektirebilir.
 
Yine bu gün Hint ordusunun konvansiyonel güç olarak kağıt üstünde hala daha kuvvetli görünmesi, savaş halinde Pakistan’ın ilk kullanıcı konumuna gelmesini zorlayabilir. Sonuç bu iki ülkenin elinde bulunan 100 kadar başlığın yaratacağı küresel boyutlara varacak bir felaket olacaktır.

İKİ ÜLKENİN KONVANSİYONEL GÜÇLERİ
Bu iki ülkenin nükleer güce kavuşmalarından önceki Hint politikası, Pakistan’ı istila edip Güney ve Kuzey olarak ikiye bölmek ve Pakistan’ı Yeni Delhi’nin koşullarıyla barış masasına oturtmaktı. Pakistan’ın çok atak ve planlı bir şekilde ciddi bir nükleer güce erişmiş olması, Hindistan’ın planlarını engellemişse de, yukarıdaki konvansiyonel güç bilgileri ışığı altında halen Hindistan’ın Pakistan’a karşı, üstünlük sağlamak amacıyla savunma bütçesini sürekli % 20 civarında arttırdığı bir gerçektir. Bu paralelde, Hindistan, Pakistan’ın 6 misli bir savunma harcaması yaparken, kara kuvvetlerini iki misli, zırhlı güçlerini de sayısal olarak Pakistan’a karşı yaklaşık % 50 kadar daha üstün düzeye getirmiştir. Yine Hindistan’ın hava gücü 2 misli, helikopter gücü 5 misli, belli başlı deniz savaş araçlarının sayısı da 3 misli fazladır. Ayrıca Hint donanmasının bir uçak ve 8 güdümlü füze gemisi varken Pakistan bunlardan mahrumdur.

Bütün bunların kağıt üzerindeki etkileyiciliği ve Hindistan’ın aklına zaman zaman Pakistan’a koşullarını kabul ettirme fikrini getirmişse de, başka faktörlerin de hesaba katılmasıyla niceliğin çok önemli olmadığı ortaya çıkar.
 
Toplam 3000 kadar tanka sahip Hint ordusunun 1700 civarındaki Sovyet orijinli T-72 tanklarının fonksiyonsuz olduğu 1. Körfez Savaşında ortaya çıkmış, ABD Deniz Kuvvetlerinin daha eski M-60 tankları Irak Cumhuriyet Muhafızları’nın T-72 lerini birkaç saat içinde saf dışı bırakmıştı. Yine Hint Hava Kuvvetleri’nin SU-30 uçakları çok etkin gibi gözükseler de havadan havaya silahlarındaki zafiyetleri bunların ciddi bir dezavantajıdır. Ayrıca Hint donanmasının yeni savaş gemilerinin göz kamaştırıcılığı da entegre hava savunma sistemlerinin eksikliği nedeniyle gölgelenmektedir. Kağıt üzerinde ordular hakkında verilen silah envanter bilgilerinin, savaş alanında işe yaramayabileceği ve savaşta orduların sevki, ve motivasyonu ile lojistik yeteneklerinin çok daha önemli olabileceği de bir olgudur. Nitekim Hint ordusu Pakistan’a karşı 1965 savaşında Lahor’a uzanan yolda bir kanalı geçemeyerek takılıp kalmış, yine 1999’da Kargil harekatında hasmının yüksek direnme gücünü ve özellikle yüksek tepelerdeki tutunma gücünü aylarca kıramamıştı.

Olası bir Hint-Pakistan çatışmasının nükleer boyuta erişmesi durumunda ise Hindistan’ın konvansiyonel silah üstünlüğü sona ermekte ve hatta Pakistan’a, elindeki nükleer gücü sevk etmek yeteneğinin, güdümlü füze sistemlerinin daha nitelikli olması bakımından bir avantaj da sağlamaktadır. Yine Hint yarımadasındaki genel rüzgar yönünün de bir nükleer savaş esnasında Hindistan’ın aleyhine sonuçlar yaratacağı iddia edilen hususlar arasındadır.

ÇİN FAKTÖRÜ
 Soğuk Savaş sürecinde koşulların ortaya çıkardığı Pakistan-ABD işbirliğine karşı Hint-Rus işbirliği oluşmuş ve sonradan bölgesel çıkarların gerektirdiği şekilde Çin de Pakistan’a ciddi şekilde yanaşıp desteklemiştir.
 
Hindistan zaman içinde kendini yükselen bir bölgesel güç olarak görürken ve bunun gereklerini askeri güç olarak da yerine getirirken, karşısındaki Pakistan’ın bütün amacı Hindistan’ın bu güçten doğacak baskısına karşı koyacak bir düzeye gelmek ve bu doğrultuda ordusunu modernize ederek özellikle balistik füze teknolojisi gibi, nükleer gücünü destekleyecek platformlar üretmeye çalışmaktır. Bu doğrultuda, Hindistan’ın ciddi hasmı Çin’i de yanında bulmak ve işbirliği yapabilmek Pakistan için bir avantaj olmuştur.Bu nedenle de Çin’le işbirliği Pakistan’ın vazgeçilmez siyasetidir.

1947’deki kuruluşundan sonra Çin ile kendini eşit birer bölgesel güç olarak gören Hindistan’ın Çin ilişkileri, 1959’da Tibet’teki ayaklanma ve Dalai Lama’nın Hindistan’a kaçması sonunda bozulmaya başlamış ve hatta 1962’de iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlığı bir savaşa neden olmuştur. 1964’te Çin’in atom denemesi, Hindistan’ın nükleer programını da başlatmıştır. Bundan sonra özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünya siyaset ve ekonomi sahnesindeki yerinin giderek güçlenmesi Hindistan’ı bölgesel güç çekişmesi ve giderek yoğunlaşan sorunların çeşitliliği nedeniyle rahatsız etmiştir.
 
Hindistan’ın artan askeri gücü karşısında kuvvetlerini modernize etmeye önem veren Pakistan, Çin’den F-7MG, Fransa’dan Mirage III ve V uçakları almıştır. Yine Fransa’dan 3 adet dizel denizaltı sağlanması da deniz kuvvetlerine güç kazandırmıştır. Pakistan, Al Khalid tanklarının geliştirilmiş modelini üretmeye ve tank konusundaki yetersizliğini de gidermeye çalışmaktadır.

“Düşmanımın düşmanı dostumdur” felsefesi ve Güney Asya’daki güç dengeleri, Pakistan-Çin ittifakının güçlenmesini sağlanmıştır. Her üçü de nükleer güç olan Pakistan, Hindistan ve Çin arasındaki hassas dengelerin taşları da bu politikaların ışığında yerlerine konmaktadır. Bunların sonucunda özellikle 1980’lerin ortalarından bu yana Çin-Pakistan işbirliği nükleer silahlar ve balistik füze geliştirme alanlarında sürmektedir. Haft-1 ve 2 kısa menzilli roketlerin geliştirilmesinden sonra, Pakistan Çin’den M-11 füzelerini satın almış ve 1997’de de 600 km menzilli Haft-3 (Ghaznavi) füzelerini denemiştir. Bunu 1998’de orta menzilli Ghauri (1500 km) ve 2500 km. menzilli Shaheen II (Haft-6) füzelerinin geliştirilip denenmesi izlenmiştir. Bu füzelerle Pakistan, Hindistan’ın hemen tamamını vurabilecek düzeye erişmiştir.

STRATEJİK GÜÇLER
 Hindistan’ın bilinen nükleer bomba sayısı 60 ve Pakistan’ın 48 dir.
Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke olan Pakistan, Hindistan’ın ciddi konvansiyonel ve nükleer gücüne karşı esnek mukabeleyle karşılık verebilecek durumdadır. Pakistan, nükleer teknolojisinin yanı sıra, bunu taşıyabilecek platformları da ciddi bir çalışmayla geliştirmiştir. Hatta bu konuda Hindistan’dan önde olduğu dahi söylenebilir. İki değişik balistik füze programı geliştiren Pakistan, sıvı yakıtla çalışan Kuzey Kore teknolojisi orijinli GHAURI ve katı yakıtla çalışan, Çin teknolojisi orijinli SHAHEEN serisini geliştirmiştir. Halen likit yakıtla çalışan 1.500 km. menzilli GHAURI-I, 1.900 km. menzilli GHAURI-II ve 2.500 km .menzilli GHAURI-III’ün yanı sıra daha kısa menzilli SHAHEEN ve GHAZNAVI balistik füze sistemlerine sahiptir.Ayrıca yeni geliştirmeye başlandığı söylenen 4,000 km menzilli TIPU sistemi de kayda değerdir. Pakistan’ın diğer uçaklarının yanı sıra özellikle F-16 uçaklarının da nükleer bomba taşıma yeteneği bulunduğu bilinmektedir.
 
Üç Kuvvet Komutanlığı’nın ortak hizmet verdiği Hint Stratejik Kuvvetler Komutanlığı’nın emrinde ise taşıyıcı platform olarak 20 kadar orta menzilli AGNI I ,sayısı teyid edilemeyen AGNI II ve 75 kadar stratejik konvansiyonel roldeki PRITVHI I/II balistik füzeleri vardır. Ayrıca nükleer başlık sevki için Mirage 2000H ve SU-30 MK uçaklarının da bu görevi yüklenebilecek kapasiteleri olduğu söylenmektedir. Yine Hindistan’ın, Sagaraki adlı denizaltından fırlatılabilen balistik füze ile nükleer kapasiteli cruise füzeleri geliştirdiği de iddia edilmektedir.
 
PAKİSTAN’IN NÜKLEER CAYDIRICILIK SİYASETİ
Hindistan’ın geliştirdiği nükleer güç kullanım doktrininin ana hatları, ilk kullanmama, ikincil kullanım yeteneğini kazanmış olma ve nükleer güç sahibi olmayanlara karşı güç kullanmama şeklindedir.

Bugün gelinen noktada, Çin’in nükleer güce erişmesine karşı nükleer güç elde etme durumunda kalan Hindistan’a paralel kendini tehdit altında gören Pakistan çok kararlı bir refleks göstererek aynı şekilde nükleer kapasiteye ulaşmış ve zafiyet gösteren konvansiyonel gücünün eksikliğini bu edinimle gidermiştir. Ayrıca, son yıllarda Hindistan’ın sofistike elektronik silah sistemleri edinme çabası ve İsrail ile artan ciddi işbirliği de stratejik dengelerin bölgeyi etkilemesi açısından ilerde başka tartışmaları söz konusu edebilecektir.

Hindistan’ın artan ekonomik ve askeri gücüne kararlılıkla nükleer caydırıcı güç yaratarak yanıt veren Pakistan, bu gücün kendi siyasi güvenlik hesaplarının en önemli parçası olduğunu bildirirken, yine bu gücün asgari caydırıcılık düzeyinde olacağını, ancak, statik değil, Hindistan’ın tutumuna bağlı konumda olduğunu sık sık yinelemektedir.
 
Özellikle Afganistan savaşının sona ermesinden sonra, Pakistan’ın bu gücünü uluslararası kamuoyunda karalamak isteyen Hindistan, bu nükleer olanak ile dini bir takım fanatik gruplar arasında ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Buna yanıt olarak ise, 2002 yılında nükleer başlık taşıma yetenekli balistik füzeleri deneyen Pakistan, bu programların kontrollü ve güvenilir olduğu masajını vermiştir. Bu günkü durumda Pakistan’ın;
 

• Hindistan ile nükleer caydırıcılık ve konvansiyonel güçlerini dengeye getirdiği,

• İlk darbe seçeneğinin yanı sıra, ikinci darbe gücünü de oluşturduğu ve bunu kullanabileceği,

• Komuta ve kontrol sistemlerinin nükleer envanteri korumada etkin bir yönetim altında olduğu,

• Mevcut caydırıcılık politikasına sadık kalınarak, nükleer uyanıklık durumunu arızi bir nükleer savaşın çıkmasını da engelleyecek şekilde sürdürme avantajını gözetme ilkesiyle, nükleer güç kullanma politikasının temelini oluşturduğunu saptamak olasıdır.


Bu bağlamda, özellikle, savaşa hazırlıklı olma durumunun, düğmeye basma düzeyinde olmadığını ve güvenliğe öncelik verilerek, bomba ve taşıyıcı unsurların ayrı yerlerde tutulduğunu belirtmekte de yarar vardır. Bu bakımdan Pakistan’ın nükleer caydırıcılık gücünün, güvenilir ve istikrarlı olduğu ve kötü emellilerin eline geçmesinin söz konusu olmadığı da söylenmektedir.


TÜRKİYE’NİN NÜKLEER ZORUNLULUĞU
 Konvansiyonel savaşı 1947–48, 1965 ve 1971’de deneyen Hindistan ve Pakistan’ın, nükleer güç elde ettikten sonra çatışmalardan kaçınmış olmaları bu caydırıcılık ve güç dengesi oyununun olumlu bir yanı olarak ortaya çıkmıştır. Temennimiz birbirleriyle din faktörü dışında birçok bakımdan örtüşen iki ülkenin, yaklaşık 1.3 milyar insanını hiçbir zaman bir konvansiyonel ve dolayısıyla nükleer savaşa sokmamasıdır. Her iki ülkenin son zamanlardaki yakınlaşma çabaları ve özellikle Afganistan-Pakistan-Hindistan boru hatları projeleri konusundaki yaklaşımları sevindiricidir. Yine bu ülkelerin düşmanlıkları nedeniyle nükleer savaş tehdidi altında adeta rehine gibi yaşayan Pakistan ve Hindistan halklarının daha iyi ve mutluluk içinde insanca yaşamaları temennimizdir.
 
Pakistan’ın nükleer edinimle, konvansiyonel güç zafiyetine karşın ciddi bir dokunulmazlığa erişmiş olması, örnek alınması gereken bir olgudur. Günümüzde bölgesel güç olan veya olma iddiasında bulunan bütün ülkelerin nükleer edinimlerinin olması bunun bir gereklilik mi yoksa rastlantı mı olduğu konusunu gündeme getirmektedir. Kuzey Kore’den başlayıp, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Pakistan gibi birbirine sınırdaş olan ülkelerin nükleer güç edinim kapasiteleri, ilerde İran’ın da nükleer güç olması durumunda sınırlarımıza kadar uzanan bir “Nükleer Kuşak”ı oluşturacaktır. Bu nükleer kuşağın uzantısı olmaması halinde, 75 milyonun çok üstündeki nüfusuyla, çevresel birçok düşmanlığa açık ve geleceğin olası iklim savaşlarının üstesinden gelmesi gereken bir Türkiye’nin 21. yüzyılda sıkıntıya girmesi ve bölgesel rolünü de oynayamamasını söz konusu edebilecektir. Nükleer güç edinimi artık bölgesel güçler için bir koşuldur.
 
Güney Amerika ülkesi Brezilya bile hiçbir çevresel tehdidi olmamasına karşın geleceğin nükleer güçleri içinde gösterilmektedir. Kaldı ki enerji kaynakları açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı ülkemizin elektrik enerjisini nükleer santrallerden elde etmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Bütün Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi endüstrileşme aşamasını gerçekleştirmiş ülkeler bunu nükleer teknolojilerini geliştirmeye paralel olarak başarmışlardır. 21. yüzyılda enerji kaynaklarının tükeneceği ve suyun kıtlaşacağı gerçeğini göz önüne alarak, nükleer teknolojiye geçiş önemlidir. Petrol zengini İran’ın bile nükleer santral kurmada görünürdeki gerekçesi enerji sağlamak olduğuna göre bizim de haliyle bu potansiyele erişmemiz gereklidir. Nükleer teknolojinin sonraki adımı da, nükleer silahlanma, saygınlık ve kendine yeterli bağımsız savunma anlayışıdır.

Özellikle son günlerde, bütün eski müttefiklerimiz diye düşündüğümüz ülkelerin yönetimlerinin parlamentolarında Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili kararlar almaları, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin iyi niyetli politikasına ve kendi tutulmamış sözlerine karşın alabildiğine hala üzerimize gelmeleri kötü niyetlerinin ve Sevr paralelindeki amaçlarının kesin belirtisidir. Türkiye karşıtı böylesi kötü emellilere karşı ülkemizi savunmanın tek yolu yalnız ve yalnız kendimize güvenmemiz ve üzerimizde oynanan oyunlara verilebilecek yanıtların çeşitliliğini çoğaltmamızdır.

Kaynak: http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=236&sayfa=16